Affetmek zorunda değilsin.
Bunu baştan söylemek gerekiyor. Çünkü çoğu insan affetmediği için değil, affetmesi gerektiğine inandırıldığı için zorlanıyor. Bir şey yaşanıyor, can yanıyor, sınırlar ihlal ediliyor; ama ardından hemen aynı cümle geliyor: “Affetmezsen yük senin olur.” Oysa bazen asıl yük, affetmeye zorlanmanın kendisidir.
İnsan her yarayı affederek iyileşmez. Bazı deneyimler vardır; önce anlaşılmaya, ciddiye alınmaya, korunmaya ihtiyaç duyar. Canı hâlâ acıyan birinden “büyüklük yapması” beklendiğinde, bu iyileşme değil, erken vazgeçiş olur. Affetmek burada bir erdem olmaktan çıkar, duygunun üzerini örtmenin daha kabul edilebilir bir yoluna dönüşür.
Birçok kişi affetmediği için kendini sert, kindar ya da takılı kalmış sanır.
Oysa çoğu zaman sorun affedememek değil; yaşananın hâlâ bedende ve zihinde karşılığının olmasıdır. İnsan, etkisi bitmemiş bir şeyi bırakamaz. Zihin “geçti” dese bile beden aynı fikirde değilse, affetmek sadece kelimede kalır.
Üstelik affetmek, her zaman karşı tarafla ilgili bir mesele de değildir.
Bazen insan affedemediği için değil, kendini hâlâ güvende hissetmediği için affetmez. Çünkü affetmek çoğu zaman bir kapanıştır; kapanış ise ancak tehdit algısı azaldığında mümkün olur. Güvende olmayan bir sistemden barış beklemek gerçekçi değildir.
Bu yüzden affetmek bir görev değildir.
Bir noktaya gelinir ve olur; gelinmezse de bu bir eksiklik değildir. Bazen iyileşme, affetmekten değil; mesafe koymaktan, sınır çizmeyi öğrenmekten ve “buna maruz kalmak zorunda değilim” diyebilmekten geçer.
Affetmemek Neden Bu Kadar Rahatsız Edici Görünür?
Affetmeyen insan çoğu zaman çevresini değil, kendini rahatsız eder.
Çünkü affetmemek toplumda “takılı kalmak”, “negatif olmak” ya da “kin tutmak” gibi etiketlerle açıklanır. Bu etiketler, kişinin yaşadığı şeyin ağırlığını değil, sadece dışarıdan nasıl göründüğünü önemser. Oysa psikolojik olarak affetmemek çoğu zaman bir problem değil, henüz tamamlanmamış bir süreçtir.
İnsan zihni, anlamlandıramadığı ve sınır koyamadığı deneyimleri kapatamaz.
Bu yüzden “affet ve devam et” çağrıları, çoğu kişide rahatlama değil, daha fazla sıkışma yaratır. Çünkü ortada hâlâ cevaplanmamış sorular vardır:
Bu bana neden yapıldı?
Ben burada ne kaybettim?
Beni kim koruyacak?
Bu sorular cevapsızken affetmek, içsel olarak mümkün değildir.
Affetmek Bazen Travmayı Yeniden Üretir
Bu çok konuşulmaz ama klinikte sık gördüğümüz bir gerçektir:
Erken affetme, bazı insanlar için iyileştirici değil, yeniden yaralayıcıdır.
Özellikle sınırları sık ihlal edilmiş, duyguları uzun süre görmezden gelinmiş kişilerde affetmeye zorlanmak şunu öğretir:
“Benim canım yansa da mesele kapanmalı.”
Bu, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkide ciddi bir bozulma yaratır.
Çünkü affetme burada bir içsel rahatlama değil, kendini terk etme anlamına gelir. İnsan bir noktadan sonra şunu öğrenir:
“Benim hissetmem önemli değil, sorun çıkarmamam önemli.”
Bu öğrenme ise uzun vadede öfke patlamalarına, ilişkilerde ani kopuşlara ya da duygusal donukluğa yol açar.
Affetmenin Önünde Aslında Ne Durur?
Çoğu insan affetmediğini düşünür ama aslında affetmenin önünde duran şey affedememek değil; güvende hissetmemektir. Çünkü affetmek, psikolojik olarak bir kapanıştır. Kapanış ise ancak tehdit algısı azaldığında mümkündür.
Eğer kişi hâlâ aynı kişiyle, aynı ortamda, aynı ihlal riskinin içindeyse; zihnin affetmeye geçmemesi son derece sağlıklıdır. Bu durumda affetmemek bir direnç değil, kendini koruma refleksidir.
Burada önemli bir ayrım vardır:
Affetmemek = kin tutmak değildir.
Affetmemek bazen sadece şunu söylemektir:
“Bu benim için hâlâ güvenli değil.”
Affetmek ile Sınır Koymak Aynı Şey Değildir
Bir diğer kritik psikolojik gerçek de şudur:
Affetmek ile sınır koymak sık sık karıştırılır.
Affetmek, içsel bir süreçtir.
Sınır koymak ise davranışsal bir karardır.
Bir insan affetmeden de sınır koyabilir.
Hatta çoğu zaman sağlıklı olan budur. Çünkü sınır, kişinin kendine verdiği değeri gösterir. Affetme ise bazen bu sınır kurulduktan sonra, bazen hiç gelmeden gerçekleşir.
Sorun affetmemek değil;
sınır koymadan affetmektir.
Bu durumda kişi iyileşmez, sadece alışır.
Affetmemek Ne Zaman Sağlıklıdır?
Affetmemek şu durumlarda psikolojik olarak anlamlı ve sağlıklıdır:
- Yaşanan şey hâlâ küçümseniyorsa
- Sorumluluk alınmıyorsa
- Aynı davranış tekrar ediyorsa
- Kişi kendini hâlâ tehdit altında hissediyorsa
- Affetmek “iyi insan” olma baskısıyla yapılıyorsa
Bu noktalarda affetmemek bir eksiklik değil, bilinçli bir duruştur.
İyileşme her zaman affetmekle gelmez.
Bazen iyileşme, “buna daha fazla maruz kalmayacağım” diyebildiğin anda başlar.
İyileşmek Affetmekten Daha Geniş Bir Şeydir
İyileşme çoğu zaman affetmekle eş tutulur.
Sanki affedilmeden kapanan hiçbir şey yokmuş gibi anlatılır.
Oysa psikolojik olarak iyileşme, affetmekten çok daha geniş ve çok daha katmanlı bir süreçtir. Affetmek bu sürecin sonuçlarından biri olabilir, ama merkezinde olmak zorunda değildir.
İyileşme, kişinin yaşadığını inkâr etmeden, küçültmeden ve kendini zorlamadan olan biteni sindirebilmesidir. “Bunu yaşadım”, “buna maruz kaldım” ve “bunun bende bir etkisi oldu” diyebilmek, çoğu zaman affetmekten daha dönüştürücüdür. Çünkü bu cümleler, kişinin kendisiyle tekrar bağ kurmasını sağlar.
Birçok insan affetmeye çalışırken aslında şunu yapar:
Yaşananı hızla geçmeye, üstünü kapatmaya, duygusunu kısaltmaya çalışır.
Bu noktada iyileşme değil, bastırma devreye girer. Bastırılan duygu ise zamanla başka şekillerde geri döner; ilişkilerde güvensizlik, bedende gerginlik, zihinde sürekli aynı sahneye dönme gibi.
İyileşme bazen şunları içerir:
Öfkeli kalmak.
Üzgün olmak.
Mesafe koymak.
Kapanış yapmamak.
Ve bunların hepsi, doğru zamanda yaşandığında son derece sağlıklıdır.
Çünkü iyileşme, “artık canım acımıyor” demek değil;
“canım acıdı ama bununla baş edebiliyorum” noktasına gelebilmektir.
Affetmek ise bu noktadan sonra kendiliğinden gelebilir.
Ama gelmezse de bir eksiklik oluşmaz.
İnsan her şeyi affetmek zorunda değildir; her şeyi taşımak zorunda olmadığı gibi.
Bu yüzden yazının başındaki cümle hâlâ geçerlidir:
Affetmek zorunda değilsin.
Bazen iyileşme, affetmekten değil;
kendini seçmekten, sınırlarını ciddiye almaktan ve yaşananın senden alıp götürdüklerini fark etmekten geçer.
Ve çoğu zaman bu farkındalık, affetmekten çok daha özgürleştiricidir.
Affetmenin Önünde Çoğu Zaman Görülmeyen Bir Engel Vardır
Affetmenin önünde duran şey her zaman öfke değildir.
Çoğu zaman adalet duygusudur. İnsan, yaşadığı şeyin yanlış olduğunu kabul edemediği ya da çevresi tarafından kabul ettiremediği sürece affetmeye yaklaşamaz. Çünkü affetmek, “oldu ama geçti” demek gibi algılanır. Oysa bazı deneyimler için insanın iç dünyasında önce şu cümle yerleşmelidir:
“Bu bana yapılmamalıydı.”
Bu cümle kurulmadan affetmeye çalışmak, içsel bir çelişki yaratır.
Zihin affetmeye zorlanır, beden ise hâlâ tetiktedir. Bu yüzden kişi “affettim” dese bile, aynı konu açıldığında bedensel tepkiler geri gelir: sıkışma, öfke, kaçma isteği, donakalma… Bu, affedememek değil; henüz güvenli bir kapanış zemini oluşmamasıdır.
Affetmek Bazen Kontrolü Kaybetmek Gibi Hissedilir
Bir diğer önemli ama az konuşulan gerçek şudur:
Bazı insanlar için affetmek, kontrolü karşı tarafa geri vermek gibi algılanır. Özellikle sınırları ihlal edilmiş, manipüle edilmiş ya da uzun süre görmezden gelinmiş kişilerde affetmek şu anlama gelir:
“Yine savunmasız kalacağım.”
Bu nedenle affetmeye direnç, zayıflık değil; kendini koruma ihtiyacının hâlâ aktif olmasıdır. Kişi ancak sınırlarını netleştirdiğinde, kendini daha güçlü hissettiğinde ve “aynı şey tekrar ederse ne yapacağımı biliyorum” noktasına geldiğinde affetmeye yaklaşabilir. Affetme burada bir iyi niyet değil, güvenli bir pozisyonun sonucu olur.
Affetmemek Her Zaman Karşı Tarafla İlgili Değildir
Bazen affetmemek, karşı tarafla değil; kişinin kendisiyle ilgili bir meseledir.
İnsan bazen “nasıl bu kadar görmezden geldim”, “neden daha önce dur demedim” ya da “kendimi neden bu kadar yalnız bıraktım” sorularıyla baş başa kalır. Bu noktada affedilmesi gereken kişi karşı taraf değil, kişinin kendisidir.
Bu iç hesaplaşma tamamlanmadan yapılan affetme çağrıları, kişiyi rahatlatmak yerine daha da böler. Çünkü kişi bir yandan “affetmeliyim” derken, diğer yandan hâlâ kendine kızıyordur. Bu çatışma çözülmeden affetmek, içsel bir bütünlük yaratmaz.
Affetmek Bir Hedef Değil, Bir İhtimaldir
Psikolojik olarak affetmek bir hedef değildir.
Ulaşılması gereken bir seviye, tamamlanması gereken bir görev hiç değildir.
Affetmek bazen olur, bazen olmaz. Bazen zamanla gelir, bazen hiç gelmez. Ve gelmediğinde de kişinin ruh sağlığı eksik kalmaz.
Asıl mesele şudur:
Kişi yaşadığı şeyin etkisini taşıyabiliyor mu?
Kendini koruyabiliyor mu?
Aynı döngünün içine tekrar düşmüyor mu?
Eğer bunlar sağlanıyorsa, affetmek olmadan da iyileşme mümkündür.
Affetmek zorunda değilsin.
Bu cümle bir isyan değil, bir izin cümlesidir. İnsan bazen affetmediği için değil, affetmesi gerektiğine inandırıldığı için zorlanır. Oysa affetmek bir görev değil; kişinin iç dünyasında koşulları oluştuğunda kendiliğinden gelişen bir sonuçtur. Olmadığında ise bu bir eksiklik ya da başarısızlık değildir.
Psikolojik olarak iyileşme, affetmekten önce gelir. Yaşananın etkisini kabul edebilmek, kendini koruyabilmek, sınır koyabilmek ve aynı döngünün içine tekrar düşmemek… Bunlar gerçekleşmeden yapılan affetme çağrıları kişiyi hafifletmez, aksine daha da böler. Çünkü insan, hâlâ canı yanarken “geçmiş say” demeye zorlanamaz.
Affetmemek her zaman kin tutmak değildir.
Bazen affetmemek, “bunu normalleştirmiyorum” demektir.
Bazen “aynı şeye tekrar maruz kalmayacağım” demektir.
Bazen de kişinin kendini ciddiye almaya başladığının işaretidir. Bu noktada affetmemek, ruhsal bir direnç değil; sağlıklı bir duruştur.
Affetmek gelirse gelir.
Gelmezse de hayat durmaz.
İnsan her şeyi affetmek zorunda olmadığı gibi, her yarayı taşımak zorunda da değildir.
Bazen iyileşme, affetmekten değil; kendini seçmekten geçer.
Uzm. Psk. Burak Akkaya