
“Kuramların iyi öğrenin ama yaşayan ruhun mucizesine dokunabildiğinizde onları bir kenara bırakın.”
Carl Gustav Jung
İnsan, kendini fiziksel olarak güvenceye aldıktan ve temel bir takım sosyal ve fizyolojik ihtiyaçları karşıladıktan sonra sürdürdüğü yaşamı ve etkisi altında kaldığı olay ve olguları anlamlandırma ihtiyacı duymaya başlayan tek varlık olma özelliği taşımaktadır. Bu anlamlandırma ihtiyacına bağlı olarak insan, tarih boyunca kendisi açısından belirsizlikler içeren olguları, farklı paradigmalara başvurarak açıklama yoluna gitmiştir. İnsanın olay ve olgulara bir açıklık getirme ihtiyacı ve bu konudaki girişimleri, ister istemez onun da dünyayı algılayış biçiminde ve davranışlarında bir takım değişikliklere ya da düzenlemelere gitmesine neden olmuştur. İnsanda oluşan bu değişim, yaşamı anlamlandırmak amacıyla başvurduğu model ve yöntemlerin de süreç içerisinde değişmesine yol açmıştır. Bu bağlamda bu yazının asıl konusu olan bugün bilimin ulaştığı nihai nokta ve bu nokta açısından Carl Gustav Jung’un kuramının önemi hususu; ilk olarak insanoğlunun bilinmeyenleri anlamlandırma serüveninde başvurduğu modellere kısaca yer vermekle başlayacaktır. Bu altyapıyı oluşturulduktan sonra kuantum mekaniğinin temel ilkeleri ile Jung’un yaklaşık yüzyıl öncesine dayanan Analitik Psikoloji kuramının teorileri karşılaştırılacaktır. En son kısımda ise kuantum mekaniği perspektifinden psikoterapinin bugünkü ulaştığı nokta ve Jung’un kuramının bu noktadaki kilit rolü yorumlanmaya çalışılacaktır.
Tabiata ait olan her unsurda, şuurlu bir işleyiş bulunduğunu ve tüm olayların ortak bir ruhun kontrolünde gerçekleştiğini iddia eden animist düşünce, dünyadaki olay ve olguları anlamlandırmada çok uzun bir süre temel paradigma görevi görmüştür. Bu süreç M.Ö. 6. yüzyılda yaşamış olan ve evrendeki her şeyin insan aklı tarafından anlaşılmaya açık olduğunu öne süren Yunan Filozofu Thales’in dönemine kadar bu şekilde sürmüştür. Bu bağlamda Thales’in animist ve dogmatik olan düşünceye karşı bir devrim gerçekleştiren kişi olduğunu söylemek mümkündür. Thales’in bu fikirleri sayesinde insanoğlu, aklı ve gözlemi ön plana çıkartarak belirsizlikleri anlamlandırma yoluna gitmiş, bu duruş da zamanla olayları ve olguları anlamlandırmada felsefi bir bakış açısı kullanımının önünü açmıştır. Bu felsefi anlayış, birbirinden farklılaşan kimi fikirler açığa çıkarsa da; en temelde insanoğlu bu sayede dogmatik olanı sorgusuz ve sualsiz kabul etmek yerine aklını kullanarak bir anlam oluşturma becerisi ve kazanımı elde etmiştir. İnsanoğlunun elde ettiği bu kazanım, zaman içerisinde birçok felsefi ve bilimsel bilgiyi ortaya çıkararak insanın ufkunu genişletmiştir. Ta ki Ortaçağ Avrupası’nda yaşanacak olan o karanlık döneme kadar.
“Yarın kesin başlıyorum.
Dünya üzerinde en nitelikli düşünme sistemine sahip canlılar şimdilik insanlardır. Aynı zaman da hayal kurup, gerçekleştiren ve bundan mutluluk duyan, haz alan bilinçli varlıklar olarak da pek çok düşünme biçimine de sahibiz. Yaşamdan zevk alan her bireyin hayali ve hedefleri olduğunu biliyoruz. Peki başarmış olmanın verdiği mutluluğu yaşamana engel olan şey nedir?
Travma sonrası stres bozukluğu, kişinin travmatik yaşantı olarak tanımlanan durumlara bir veya birden fazla maruz kalması sonucu ruhsal değişimdir.