Oedipus Kompleksi

Oedipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, Sigmund Freud’un kurucusu olduğu psikanalitik teoriye göre karşı cinsteki ebeveyni sahiplenme ve kendi cinsinden ebeveyni safdışı etme konusunda çocuğun beslediği duygu, düşünce, dürtü ve fantezilerin toplamına verilen sendrom türüdür.

Freud’a göre her çocuğun ilk aşkı karşı cinsteki ebeveynidir. Erkek bebeğin sürekli annesine şımarması, babasının annesiyle ilgilenmesinden rahatsız olup ağlaması veya araya girmesi örnek olarak verilir. Erkek çocuk genellikle evde güçlü bir otoritesi olan güçlü rakibi babadan çekindiğinden her iki ebeveynden de uzaklaşmak zorunda olduğunu hissederken, annesinden çekinen kız çocuk hayran olduğu güçlü babasına daha çok yaklaşır.
devamını oku

Ertelenmiş Mutluluk Sendromu

Hayatta bazen özlemini çektiğimiz ancak güçlükle elde edebildiğimiz soyut şeyler için çaba sarf ediyoruz. Bu bazen hiç bitmek bilmeyen özlem duygumuzun altında yatan mutsuzluktan kaynaklanıyor olabilir. Hadi, birlikte mutluluk, mutsuzluk, ertelemek gibi durumlar üzerine biraz konuşalım.

Günlük yaşamımız içerisinde yoğun, stresli dönemlerden geçerken hepimiz kendi kendimize bir şeyler konuşuruz. Genellikle bu konuşmaların temelini; yaptığımız, ihmal ettiğimiz veya yapamadığımız şeyler hakkındaki iç hesaplaşmalarımızı oluşturuyor. Başardığımız, ihmal ettiğimiz, gerçekleşmesini hayal ettiğimiz bir şeyler hakkında konuşurken genellikle belirli kelimelerle konuşmaya başlarız.

 

Örneğin, başardığımız, varlığından memnuniyet duyduğumuz bir şeyler hakkında konuşurken ‘iyi ki’ diye başlarız. İhmal ettiğimiz şeyler hakkında konuşurken ‘eğer’ diye başlarız. Yanlış veya açıklamaya ihtiyaç duyduğumuz konular hakkında ‘ama’ ile başlar ve kendimizi daha iyi ifade etmeye çalışırız. Geçmiş veya gelecek hakkında konuşurken ise ‘keşke’ şeklinde hayallerimiz, beklentilerimizden bahsederiz. Peki bütün bu cümlelerin altında yatan asıl anlam nedir?
devamını oku

Kuantum Mekaniği ve Carl G. Jung

“Kuramların iyi öğrenin ama yaşayan ruhun mucizesine dokunabildiğinizde onları bir kenara bırakın.”

Carl Gustav Jung

 

İnsan, kendini fiziksel olarak güvenceye aldıktan ve temel bir takım sosyal ve fizyolojik ihtiyaçları karşıladıktan sonra sürdürdüğü yaşamı ve etkisi altında kaldığı olay ve olguları anlamlandırma ihtiyacı duymaya başlayan tek varlık olma özelliği taşımaktadır. Bu anlamlandırma ihtiyacına bağlı olarak insan, tarih boyunca kendisi açısından belirsizlikler içeren olguları, farklı paradigmalara başvurarak açıklama yoluna gitmiştir. İnsanın olay ve olgulara bir açıklık getirme ihtiyacı ve bu konudaki girişimleri, ister istemez onun da dünyayı algılayış biçiminde ve davranışlarında bir takım değişikliklere ya da düzenlemelere gitmesine neden olmuştur. İnsanda oluşan bu değişim, yaşamı anlamlandırmak amacıyla başvurduğu model ve yöntemlerin de süreç içerisinde değişmesine yol açmıştır. Bu bağlamda bu yazının asıl konusu olan bugün bilimin ulaştığı nihai nokta ve bu nokta açısından Carl Gustav Jung’un kuramının önemi hususu; ilk olarak insanoğlunun bilinmeyenleri anlamlandırma serüveninde başvurduğu modellere kısaca yer vermekle başlayacaktır. Bu altyapıyı oluşturulduktan sonra kuantum mekaniğinin temel ilkeleri ile Jung’un yaklaşık yüzyıl öncesine dayanan Analitik Psikoloji kuramının teorileri karşılaştırılacaktır. En son kısımda ise kuantum mekaniği perspektifinden psikoterapinin bugünkü ulaştığı nokta ve Jung’un kuramının bu noktadaki kilit rolü yorumlanmaya çalışılacaktır.

Tabiata ait olan her unsurda, şuurlu bir işleyiş bulunduğunu ve tüm olayların ortak bir ruhun kontrolünde gerçekleştiğini iddia eden animist düşünce, dünyadaki olay ve olguları anlamlandırmada çok uzun bir süre temel paradigma görevi görmüştür. Bu süreç M.Ö.  6. yüzyılda yaşamış olan ve evrendeki her şeyin insan aklı tarafından anlaşılmaya açık olduğunu öne süren Yunan Filozofu Thales’in dönemine kadar bu şekilde sürmüştür. Bu bağlamda Thales’in animist ve dogmatik olan düşünceye karşı bir devrim gerçekleştiren kişi olduğunu söylemek mümkündür. Thales’in bu fikirleri sayesinde insanoğlu, aklı ve gözlemi ön plana çıkartarak belirsizlikleri anlamlandırma yoluna gitmiş, bu duruş da zamanla olayları ve olguları anlamlandırmada felsefi bir bakış açısı kullanımının önünü açmıştır. Bu felsefi anlayış, birbirinden farklılaşan kimi fikirler açığa çıkarsa da; en temelde insanoğlu bu sayede dogmatik olanı sorgusuz ve sualsiz kabul etmek yerine aklını kullanarak bir anlam oluşturma becerisi ve kazanımı elde etmiştir. İnsanoğlunun elde ettiği bu kazanım, zaman içerisinde birçok felsefi ve bilimsel bilgiyi ortaya çıkararak insanın ufkunu genişletmiştir. Ta ki Ortaçağ Avrupası’nda yaşanacak olan o karanlık döneme kadar.

devamını oku

Hayaline 5 saniye uzaksın!

“Yarın kesin başlıyorum.

Sabah yapacağım ilk iş bu olacak!

Bu bölümü de izleyip hemen başlıyorum.

Şimdi hazır hissetmiyorum, hazır olduğumda yapmayı planlıyorum…”

Bu yazımda zaman zaman hepimizin maruz kaldığı motto olarak da bilinen ‘hayatın akışını yakalamak’ ya da ‘anı yaşamak’ sloganlardan bahsetmek istemiyorum. Bunlar yerine sana fayda sağlayacak bir farkındalık kazandırmak istiyorum. Ama bütün bu bahaneler ertelediğin şeyler için savunma mekanizman tarafından sana altın tepsi ile sunuluyor.

Eğer sorumlulukların bugününü etkilemeden yarın sorun haline gelebilir. Küçük bir kar topunun çığ olduğunu unutmamalısın.

Bu yazımda sana televizyon programı sunucusu Mel Robbins’in bir konuşmasında bahsettiği: 5 saniye Kuralından bahsetmek istiyorum. Kuralın daha anlaşılır olması için beynimizin çalışması hakkında kısa bir bilgilendirmenin faydalı olacağını düşünüyorum.
devamını oku