Hayatımızdaki en derin izleri bırakan bağlardan biri çoğu zaman fark etmeden içinde büyüdüğümüz anneyle olan ilişkidir. Daha konuşmayı bilmezken onun gözlerine bakarak kendimizi tanır, onun kucağında güveni öğrenir, ses tonuyla huzuru ya da kaygıyı hissederiz.
Anneyle kurulan bu erken bağ, yalnızca çocukluk dönemini değil; yetişkinlikte kurduğumuz ilişkileri, kendimize bakışımızı, hayata karşı cesaretimizi ve hatta başarımızı bile etkiler.
Çünkü anne, çocuğun ilk aynasıdır; “Sen değerlisin, güvendesin, yeterlisin” mesajını verir ya da sessizce tam tersi duyguları yerleştirir. Bu yüzden çoğumuz farkında olmadan bugün yaşadığımız kaygıları, ilişkisel sorunları, hatta yalnızlık hissini çocuklukta şekillenen bu bağda taşırız.
Hayat bazen geçmişin gölgesinde geçer. Bir karar alırız, bir kelime söyleriz ya da sadece bir şeyi yapmadığımız için yıllar boyu içten içe kendimizi suçlarız. Zaman geçer, hayat değişir ama içimizdeki o ince sızı kalır. Bazı duygular vardır, açıkça ortaya çıkmazlar ama sessizce içeride büyür, şekil değiştirir, bazen bedenimize ağrı olarak, bazen huzursuzluk olarak geri döner. İşte suçluluk duygusu da bunlardan biridir. Açık bir ifade bulamaz çoğu zaman; yüzleşilmediği için yıllarca bastırılır, yutulur, ama içten içe kişinin benlik algısını kemirmeye devam eder.