
Küçükken güçlü olmak zorunda kalmak, çocuğun yaşına uygun olmayan duygusal, zihinsel ya da ailevi yükleri erken yaşta taşımaya çalışmasıdır. Bu çocuklar çoğu zaman ağlamayı, istemeyi, ihtiyaç göstermeyi ya da yorulduğunu söylemeyi öğrenemez. Çünkü evde güçlü kalması gereken biri vardır ve o kişi çoğu zaman çocuğun kendisi olur.
Bazı çocuklar ailesini üzmemek için susar. Bazıları annesini ya da babasını toparlamaya çalışır. Bazıları kardeşlerine ebeveyn gibi davranır. Bazıları ise kendi acısını ikinci plana atar. Dışarıdan “olgun”, “akıllı”, “dayanıklı” gibi görünür. Fakat içeride çoğu zaman yalnızdır.
Bu durum yetişkinlikte de iz bırakabilir. Kişi büyüdüğünde sorumluluk sahibi, dikkatli ve güçlü görünebilir. Ancak aynı zamanda yardım istemekte zorlanabilir, kimseye yük olmak istemeyebilir, duygularını bastırabilir ve sürekli güçlü durmak zorunda hissedebilir.
devamını oku
Bir gece herkes uyuduktan sonra aniden uyanırsınız. İçinizde bir ağırlık vardır. Belki gün içinde söylediğiniz bir söz, belki yıllar önce verdiğiniz bir karar ya da belki sadece kendi ihtiyaçlarınızı gözettiğiniz bir an…
Sevgi, güven, paylaşım… Bir ilişkiden beklediğimiz temel duygular bunlarken, bazı ilişkiler tam tersine bizi tüketir, değersiz hissettirir, hatta duygusal olarak yıkar. Yine de o kişiden kopamaz, ona karşı derin bir bağ hissederiz. Mantığımız “Kaç!” diye haykırırken, kalbimiz “Kal!” demeye devam eder. İşte bu çelişki, toksik aşkın en can alıcı noktasıdır.
Hayat bazen geçmişin gölgesinde geçer. Bir karar alırız, bir kelime söyleriz ya da sadece bir şeyi yapmadığımız için yıllar boyu içten içe kendimizi suçlarız. Zaman geçer, hayat değişir ama içimizdeki o ince sızı kalır. Bazı duygular vardır, açıkça ortaya çıkmazlar ama sessizce içeride büyür, şekil değiştirir, bazen bedenimize ağrı olarak, bazen huzursuzluk olarak geri döner. İşte suçluluk duygusu da bunlardan biridir. Açık bir ifade bulamaz çoğu zaman; yüzleşilmediği için yıllarca bastırılır, yutulur, ama içten içe kişinin benlik algısını kemirmeye devam eder.