Kalp Çarpıntısı Psikolojik Olabilir mi?

kalp çarpıntısının psikolojik belirtileri nelerdir

Kalp çarpıntısı yaşayan birçok kişi ilk anda bunun ciddi bir fiziksel sorun olabileceğini düşünür. Kalbin hızlı atması, göğüste baskı hissi, nefesin daralması ya da bedenin bir anda alarm durumuna geçmesi oldukça korkutucu olabilir. Kişi o an yalnızca kalbinin hızlı attığını değil, “bana bir şey mi oluyor?” düşüncesini de yoğun şekilde yaşayabilir. Bu yüzden kalp çarpıntısı ciddiye alınması gereken bir belirtidir.

Ancak her kalp çarpıntısı doğrudan kalp hastalığı anlamına gelmez. Bazen çarpıntının arkasında yoğun stres, kaygı, panik atak ya da uzun süredir biriken psikolojik yükler olabilir. İnsan bedeni yalnızca fiziksel sorunlara tepki vermez; zihinsel baskı, duygusal gerginlik ve sürekli tetikte olma hali de bedende güçlü belirtiler oluşturabilir. Kalp çarpıntısı bu belirtilerden biri olarak ortaya çıkabilir.

Psikolojik kaynaklı kalp çarpıntısı genellikle bedenin “tehlike var” sinyali üretmesiyle ilişkilidir. Ortada gerçek bir tehlike olmasa bile zihin bir durumu tehdit gibi algıladığında beden alarm moduna geçer. Kalp daha hızlı atar, nefes değişir, kaslar gerilir ve kişi kendini huzursuz hisseder. Dışarıdan sakin görünen biri, içeride yoğun bir kaygı ve alarm hali yaşıyor olabilir.

devamını oku

Affetmek zorunda değilsin

Affetmek zorunda değilsin.
Bunu baştan söylemek gerekiyor. Çünkü çoğu insan affetmediği için değil, affetmesi gerektiğine inandırıldığı için zorlanıyor. Bir şey yaşanıyor, can yanıyor, sınırlar ihlal ediliyor; ama ardından hemen aynı cümle geliyor: “Affetmezsen yük senin olur.” Oysa bazen asıl yük, affetmeye zorlanmanın kendisidir.

İnsan her yarayı affederek iyileşmez. Bazı deneyimler vardır; önce anlaşılmaya, ciddiye alınmaya, korunmaya ihtiyaç duyar. Canı hâlâ acıyan birinden “büyüklük yapması” beklendiğinde, bu iyileşme değil, erken vazgeçiş olur. Affetmek burada bir erdem olmaktan çıkar, duygunun üzerini örtmenin daha kabul edilebilir bir yoluna dönüşür.

Birçok kişi affetmediği için kendini sert, kindar ya da takılı kalmış sanır.
Oysa çoğu zaman sorun affedememek değil; yaşananın hâlâ bedende ve zihinde karşılığının olmasıdır. İnsan, etkisi bitmemiş bir şeyi bırakamaz. Zihin “geçti” dese bile beden aynı fikirde değilse, affetmek sadece kelimede kalır.
devamını oku

Susuyorsan güçlü değil, yorgunsun

Susmak çoğu zaman yanlış anlaşılır.
İnsan sustuğunda, çevresi bunu sakinlik, soğukkanlılık ya da kontrol olarak okuyabilir.
Oysa klinikte gördüğümüz tablo çok daha farklıdır:
Suskunluk çoğu zaman bir gücün değil, yorgunluğun sonucudur.

İnsan durup dururken susmaz.
Suskunluk genellikle biriken deneyimlerin, üst üste gelen hayal kırıklıklarının ve karşılık bulmayan anlatıların sonucudur.
Kişi başta anlatır, açıklar, kendini ifade etmeye çalışır.
Ama anlattığı şeyler duyulmadığında, ciddiye alınmadığında ya da sürekli yanlış anlaşıldığında, konuşmak giderek daha fazla enerji isteyen bir hâle gelir.
Bir noktadan sonra insan, söyleyecek sözü olmadığı için değil, söylediklerinin bir karşılığı olmadığına inandığı içinsusar.

Bu suskunluk çoğu zaman bilinçli bir tercih değildir.
Daha çok zihnin ve duygusal sistemin verdiği bir sinyaldir:
“Burada kendimi ifade etmek güvenli değil.”
Kişi kavga etmekten değil, anlatmanın sonuçsuzluğundan yorulmuştur.
devamını oku

İkincil Yaralanma

İkincil yaralanma, kişinin yaşadığı zor bir olayı paylaştıktan sonra beklediği anlayışı görememesiyle ortaya çıkan ek bir incinme halidir. İnsan zaten duygusal olarak etkilendiği bir deneyimi anlatırken doğal olarak anlaşılmayı, destek görmeyi ve duygusunun ciddiye alınmasını ister. Bu paylaşım çoğu zaman bir “iyileşme” adımı olarak görülür; kişi duygusunu dışa vurduğunda rahatlayacağını, karşısındaki kişinin en azından basit bir anlayış göstereceğini düşünür. Duygusal açıdan en kırılgan olduğu anda bir başkasına yönelir ve bu yöneliş, içsel olarak “beni duy” beklentisi taşır. Ancak bunun yerine küçümseyen, suçlayan, önemsemeyen ya da konuyu geçiştiren bir tavırla karşılaştığında, yaşadığı ilk acının üzerine yeni bir kırılma eklenir.

Kişi bu noktada sadece yaşadığı olayı değil, aynı zamanda o duyguyu paylaştığı ilişkiyi de sorgulamaya başlar. “Demek ki beni anlamıyor”, “Demek ki duygum önemli değil” gibi düşünceler oluşur ve bu düşünceler olayın kendisinden çok daha yıpratıcı olabilir.
devamını oku